Sanatın, Hafızanın ve Bilgeliğin İzinde: Batal Capua ile Söyleşi

Abhazya’nın yetiştirdiği en özgün sanatçılardan, felsefi derinliği olan ressam, akademisyen ve araştırmacı Batal Capua ile Ankara’da açılacak büyük sergisi öncesinde bir araya geldik. Tuvallerinde sadece boyayı değil; toplumsal hafızayı, savaşı, sürgünü, edebiyatı ve apsuara felsefesini işleyen Capua ile sanat anlayışından Bagrat Şinkuba illüstrasyonlarına, görsel sanatlardaki “kahraman” yanılsamasından diaspora ile anayurt arasındaki sarsılmaz bağlara uzanan ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik. Altınpost okurları için keyifli ve düşünsel bir yolculuk diliyoruz.

Röportaj: Behice Bağ – Çeviri: Oktay Chkotua

Gelenek, kimlik ve tarihsel hafıza çalışmalarınızda her zaman ön planda ve merkezde yer alıyor. Bir fikrin doğuşundan tuvalde tamamlanmasına kadar geçen yaratım süreciniz nasıl ilerliyor? İlham mı sizi yönetiyor, yoksa sürecin kendisi mi eseri biçimlendiriyor?

Batal Capua: Ürettiğim bir eseri öncelikle kendi iç dünyam için yapıyorum. Bir eser ortaya koyup aradan yıllar geçtikten sonra ona tekrar baktığımda, onu ilk oluşturduğum andaki hissi ve duyguyu yeniden içimde hissedebilmeliyim. Bu yüzden ilk muhatabım her zaman kendimim; sonrasında ise elbette kendi toplumum, kendi insanlarımdır. Bizim insanımızın dışındakilerin o eserlerdeki bazı ince nüansları kavraması için bazen ekstra bir anlatım gerekebilir. Çünkü bu coğrafyaya özgü yaşanmışlıkları kendi insanına aktarırken zorlanmazsın; ancak o yaşanmışlığa yabancı olan bir dış gözün bunu ilk anda anlamlandırması kolay olmayabilir.

Süreç sadece “ilham geldi” demekten ibaret değil; konuyu bilinçli seçmek, üzerinde titizlikle çalışmak, kendi duygunu ve ruhunu esere sindirmek zorundasınız. En önemlisi de o duygunun kalıcılığını ve sürekliliğini sağlamaktır. Bugün yapıp yarın baktığında sana hiçbir şey hissettirmeyen bir çalışma, gerçek bir sanat eseri olamaz.

Başkaları beğensin ya da takdir etsin kaygısıyla yapılan her çalışma, bir noktadan sonra sanattan uzaklaşıp propagandaya dönüşür. Üretirken öncelikle kendi içinizdeki duyguya dürüst olacaksınız. Ardından sizinle aynı havayı soluyan, aynı kültürel hafızayı paylaşan insanların gördüğünde heyecan duyacağı, düşüneceği veya hüzünleneceği ortak bir his yaratmalısınız. Öte yandan, bu kültüre tamamen yabancı biri bile esere baktığında kayıtsız kalamamalı; “Burada derin bir şey var, sanatçı ne anlatmak istemiş?” diyecek kadar ilgisini çekmeyi başarmalısınız. Sırf gösteriş yapmak amacıyla sergilenen çabalar hiçbir sonuç vermez. Bir eserin ya da kültürel etkinliğin mutlaka bir ruhu, kendine özgü bir lezzeti ve samimi bir mesajı olmalıdır.

Coğrafyamızın ve toplumsal hafızamızın geçirdiği dönüşümler sanatınıza nasıl yansıdı? Zaman içinde kişisel sanat yolculuğunuzda nasıl bir dönüşüm görüyorsunuz?

Batal Capua: Doğrusunu söylemek gerekirse, eski eserlerimin neredeyse tamamı savaş (1992-1993 Abhazya Savaşı) sırasında yok oldu. O kadar çok çalışmam yok oldu ki artık onları hatırlamıyorum bile… Aklıma sadece Anzor Mukba’nın çocuklar için yazdığı bir tiyatro oyunu için yaptığım eskiz ve dekor çalışmaları geliyor; bir tek onlar kurtulabildi.

Savaştan sonra bir sanatçı olarak değişime uğramamak mümkün değil. Çünkü her gün kendi üzerinize yeni bir şey koymak zorundasınız. İçinde yaşadığınız toplumun acıları ve sevinçleri sizi doğrudan etkiler. Savaştan hemen sonraki dönemde ürettiğim eserlerde renklerim çok daha koyu, ifadelerim ve çizgilerim ise son derece sertti. Yaşadığınız toplumsal süreçle sanatınız tamamen iç içedir; toplumun geçtiği evrelerden etkilenmeden ürün ortaya koyamazsınız. Zamanla sosyal yaşam güzelleşip hareketlendikçe, bu durum renklerin canlılığı olarak tuvallerime yansıdı.

Tabii bazen geçmişte yaptığım eserlere dönüp baktığımda beğenmediğim, hatta “Bunu nasıl böyle yapmışım?” diye kendimi eleştirdiğim çalışmalarım da oluyor, bazen tam tersi de oluyor. Ancak bizler tek bir alana çakılı kalan sanatçılar değiliz. Bir tarafta resim yaparken, diğer tarafta toplumda bir gelişme veya ihtiyaç doğduğunda ona koşmak, çok farklı alanlara yönelmek zorunda kalıyorsunuz. Bu yoğunluktan sıyrılıp resmin başına döndüğünüzde kopukluklar yaşanabiliyor, bazı işler eksik kalabiliyor. Yıllar sonra o işlere baktığınızda eksikleri görüp kendinizi amansızca eleştiriyorsunuz. Ancak bu gelişimin doğal bir parçasıdır.

Türkiye diasporasından bir milletvekilimiz vardı, Raci, O demişti ki: “Bir elini vücuduna bağlayıp hiç kullanmazsan ne olur? İşlevsiz kalır ve kurur.” Sanat da böyledir; sürekli işlemek zorundasınız. Mesela Nart Destanları ile ilgili hazırladığım seriyi hayatım boyunca üç ayrı dönemde tekrar yaptım. Üçü de birbirinden farklı oldu. Çünkü her birini yaptığım dönemdeki bakış açım, olgunluğum ve dünyaya yaklaşımım farklıydı. Sanatçı zaman içinde değiştikçe, zamanın ruhu değiştikçe bu durum doğrudan esere yansır.

“Apsuara dediğimiz bu kadim yaşam felsefesini sanata aktarabilmek için onu kuru bir bilgi olarak değil, ruhunuzla özümsemiş olmanız gerekir. İçselleştirmediğiniz hiçbir fikri tuvale aktaramazsınız.”

Eserlerinizde sıkça tekrarladığınız özel imgeler, semboller veya ikonik öğeler var mı? Sanat dilinizin görsel parçalarını nasıl tanımlarsınız?

Batal Capua: Bütün tuvallerimde ısrarla kullandığım belirgin, tek bir sembol veya imza niteliğinde işaret yok. Ben tablolarımı birileri soru sorsun, etkilensin ya da yönlensin diye değil; kendi iç dünyamın bir gereksinimi olarak üretiyorum.

Ancak sanatın mutlaka sağlam bir felsefi ve düşünsel zemini olmalıdır. Tarih boyunca toplumlar ve bireyler bu düşünsel zemin üzerinde ilerlemiştir. Nasıl ki Antik Yunan veya Batı filozofları fikirleriyle dönemin sanatçılarına yön vermişse, bizim coğrafyamızda da Apsuara felsefesini eserlerine yansıtmak isteyen pek çok değerli sanatçımız var. Fakat bu felsefeyi sanata aktarabilmek için onu kuru bir bilgi olarak değil, ruhunuzla özümsemiş olmanız gerekir. İçselleştirmediğiniz hiçbir fikri tuvale aktaramazsınız.

Apsuara dediğimiz bu kadim yaşam felsefesini topluma doğru ve yalın şekilde aktaran figürlerin sayısı ne yazık ki çok azdır. Bu aktarımı sağlayanların başında öncelikle toplumun içinden çıkan büyük hatipler ve bilge konuşmacılar gelir; ardından edebiyatçılar ve yazarlar, sonrasında ise biz ressamlar ve sanatçılar gelir. Ben hiyerarşiyi ve sorumluluğumuzu böyle görüyorum.

Abhaz edebiyatının dev ismi Bagrat Şinkuba’nın eserlerini, özellikle “Son Ubıkh” metinlerini resmetmek sizin için nasıl bir tecrübeydi? Şinkuba’nın o güçlü edebi dilini tuvale taşırken sizi en çok zorlayan ya da etkileyen sahneler hangileri oldu?

Batal Capua: Bagrat Şinkuba gibi dev bir yazarın eserlerinden ve felsefesinden yararlanarak  koca bir sanatsal üretim yaratmak mümkündür. Büyük Abhaz filozofu ve yazarı Bagrat Şinkuba’ya yetişme onuruna eriştim. O, yok oluşun eşiğindeki bir halkı ve unutulmuş bir kültürü kalemiyle yeniden dünya gündemine taşıyan, tarih sahnesine duyuran devasa bir şahsiyetti.

Şinkuba’nın eserlerinden yola çıkarak 17-18 illüstrasyon hazırladım. Elbette hepsinin tam olarak içime sindiğini söyleyemem. İnsanlar da bu eserlerin bazılarını hemen kavrarken bazılarını anlamakta zorlandı. Üstelik aynı resim farklı coğrafyalardaki soydaşlarımızda çok farklı duygusal karşılıklar buldu.

Örneğin, yaşlı bir adamın elma ağacını aşıladığı ve oturup umutla ona baktığı bir sahnem var. Bu resim Kabardey ve Adıgey bölgelerinde yaşayan insanları olağanüstü derecede etkiledi. Çünkü oradaki Adıge halkı elma ağacına simgesel olarak çok farklı bir anlam yüklüyor; ağacın aşılanması onlar için geleceğe duyulan umut ve direnişle ilişkilendirilmelidir. Nitekim o coğrafyadaki kardeşlerimiz şu an yoğun bir toplumsal ve siyasi baskı altındalar; adeta bir yangının, sıcak bir hararetin ortasındalar. Biz Abhazya’da o kritik varoluş aşamasını geçip kendi bağımsız yapımızı kurduğumuz için o baskıyı onlar kadar sıcak hissetmiyoruz. Bu yüzden o resim, oradaki insanlara doğrudan geleceğe dair bir umut verdi ve derin bir mesaj iletti.

Buna karşın Abhazya’da ise tamamen farklı bir resim öne çıktı ve halkın kalbine dokundu: Yaşlı bir annenin, eski bir sandığın içinde kendisine ait kıymetli eşyaları ve hatıraları sakladığı sahne… Çünkü Abhazya halkı, geçirdiği savaş ve sürgün dönemlerinde o acıları bizzat yaşadı. Yok edilen, katledilen yakınlarından geriye kalan son hatıraları saklamak, gizlemek ve gömmek zorunda kaldığı için bu resmi gördüğü an kendi hafızasıyla ilişkilendirdi ve anında özümsedi.

Hatta romanın kahramanı Zavurbek’in (Zavurkan Zolak) çocukluğuna dair öyle bir sahne var ki, zihnimde evrensel bir tablo gibi canlanıyor ancak bir türlü tuvale istediğim gibi aktaramadım: Zavurbek, yaşamı boyunca en yakın dostlarını, silah arkadaşlarını kendi elleriyle toprağa vermiş, insanüstü acılar yaşamış bir adamdır. Tüm bu ağır trajedilere rağmen çocukluğunda büyük ninesinin kendisine doğru gelişini hatırlar… Ninesi kafasında bir tepsiyle ona yiyecek getirirken, çocuk Zavurbek elindeki çubukla otlara vura vura heyecanla ninesine doğru koşmaktadır. Gel de bu muazzam duygusal zıtlığı ve derinliği resme tam manasıyla aktar! İşte edebiyatın ve resmin o kırılma noktası burasıdır.

Tuvallerinizde dünyaca ünlü Abhaz yazar Fazıl İskender’in ve büyük halk anlatıcısı Maadan Sakaniya’nın izlerini de görüyoruz. Edebiyat ve sözlü gelenek resminizi nasıl besliyor?

Batal Capua: Şüphesiz en büyük güç her zaman sözde ve edebiyattadır; biz ressamların sanatı ise o büyük binaya katkı sağlayan bir basamaktır.

Dünya edebiyatının büyük ismi Fazıl İskender’den örnek verebilirim. İskender, kurguladığı karakterler üzerinden “Dünyadaki en büyük güç kime aittir; krallara mı, devletlere mi, Tanrı’ya mı?” sorusunu sordurur ve cevabını yine bir köylünün bilgeliğiyle verir: “En büyük güç toprağı işleyen köylünündür; çünkü toprağı eken, onu besleyen ve yükselten tek güç odur.”

Son sergilerimden birinde, geleneksel Abhaz halk anlatılarının ve destanlarının büyük hafızası olan Maadan Sakaniya’nın aktardığı hikâyeleri tuvallerime taşıdım. (Sakaniya’nın 1972’de kitaplaştırılan anlatıları ve Tsıba Damey destanı gibi eserler). Halk bu sergiyi o kadar büyük bir tutkuyla benimsedi ki… Çünkü gördükleri şey doğrudan kendilerine aitti, kendi hafızalarıydı; aradaki o köprüyü anında kurabildiler. Sanatçı olarak benim eksik bıraktığım ya da tam aktaramadığım noktalar olmuş olabilir; fakat halk o felsefeyi ve hikâyeleri o kadar güzel özümsemişti ki, tuvallerdeki tüm teknik eksiklikleri kendi gönüllerinde tamamladılar.

Maadan Sakaniya’nın aktardığı Tsıba Damey hikâyesi buna harika bir örnektir: Rus Çarlık güçlerinin (Kazaklar) yolları kestiği bir dönemde Tsıba Damey yolda durdurulur. Üzerinde kaması, kılıcı ve tüfeği vardır. Kazak muhafızlar silahlarını çekip “Bu silahları neye, hangi izne dayanarak taşıyorsun?” diye sorarlar. Damey, eliyle kalbini işaretle, “Buraya dayanarak!” cevabını verir. Yani “İznimi kendi irademden alıyorum, benim silahım kendimim” demek ister. İşte gerçek güç ve karizma bu duruştadır. Bizden önceki o bilge büyüklerimiz, yazarlarımız ve filozoflarımız önümüzde devasa bir yol açtılar; biz ressamlar da onların açtığı o aydınlık yolda ilerlemeye devam ediyoruz.

“Son dönemde samuraylara özenmiş, kapkaranlık, ürkütücü yapay kahramanlar çiziliyor. Halbuki bizim insanımız aydınlık, tertemiz, yüzü gülen insandır. Ürkütücü figürler bize ait değildir; güçsüzlüğün ifadesidir.”

Kafkasya görsel kültüründe ve sanat tarihinde ‘kahraman’ imajına sıklıkla rastlıyoruz. Hem bir sanatçı hem de bir tarih araştırmacısı gözüyle; bu görsellerin, dönemin sosyo-politik gerçekliği ile kurduğu ilişkiyi ve toplumsal hafızadaki karşılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Batal Capua: Sanatımın en temel amacı, bir insanımızın eserlerime baktığında “Ne kadar derin bir tarihimiz, ne kadar estetik bir kültürümüz varmış; harika bir topluma aitmişiz” duygusunu hissetmesini sağlamaktır.

Ancak kültürde ve resimde “gösteriş” ve “propaganda” girdiğinde sanat çürür. Son dönemde toplumumuzda üzülerek şahit olduğum bir eğilim var: Yapay kahramanlar yaratılıyor. Bakıyorsunuz, çizilen ya da kurgulanan öyle “kahraman” figürleri var ki sırf ürkütücü görüntüsü yüzünden insanı korkutuyor. Kapkaranlık bir tip, yüzü tamamen kapalı, gözlerinden ateşler saçan, Japon samuraylarına özenmiş, her tarafı silah ve kılıçla donatılmış tipler…

Halbuki bizim insanımızın karakteristik duruşu ve tarihi imajı böyle değildi. Bizim insanımız aydınlık, tertemiz, yüzü gülen insandı; köylüsü, haydutu, yazarı, çizeri de öyleydi. Baktığınız zaman içinizi ürküten, ödünüzü koparan figürler bize ait değildir. Günümüzde bir güçlülük ifadesi olarak sürekli elinde silah veya kılıç tutan, karanlık tipleri çizmeyi “kahramanlık” sanıyorlar. Ben bu yaklaşımı kesinlikle doğru bulmuyorum.

Türkiye’de açılacak olan kişisel serginiz diaspora için büyük bir heyecan kaynağı. Türkiye’deki serginizin çıkış noktası neydi ve buradaki sanatseverlerden, soydaşlarımızdan nasıl bir beklentiniz var?

Batal Capua: Türkiye’deki sergilerin organizasyon boyutunu ve hazırlıklarını üstlenen dostlarıma müteşekkirim. Kişisel sergiler büyük bir emek, doğru bir donanım ve ciddi bir altyapı gerektirir. Kafkas Dernekleri Federasyonu’na bağlı Abhazya Çalışma Grubu üyesi dostlarımla birlikte karar verdik böyle bir sergi yapmaya. Çalışmalarımı yakından izleyen Abhazya’da ve Türkiye’de yaşayan Abhaz-Adige arkadaşlarımızdan gelen bu teklifi memnuniyetle kabul ettim ve birlikte çalışmaya başladık.  Kişisel sergiler tamamen farklı bir hazırlık, donanım ve altyapı gerektirir. Şimdiye kadar genelde diğer sanatçı arkadaşlarımla ortak sergilere katıldım; kolektif üretimi ve dostlarımla aynı alanı paylaşmayı her zaman çok daha fazla severim. Ankara’daki sergide tek başıma olmamın nedeni, eserlerin boyut olarak çok yer kaplaması ve diğer arkadaşlara yer kalmamasıydı.

Türkiye’de bu kadar kapsamlı ve büyük ölçekli bir kişisel sergim ilk kez gerçekleşiyor. Daha önce karma sergilerde eserlerim yer almıştı ancak bu denli geniş bir külliyatla ilk defa soydaşlarımızın karşısına çıkıyorum. Bugüne kadar Rusya’da ve birçok farklı ülkede sergiler açtık ancak Türkiye’deki soydaşlarımızın ve sanatseverlerin yaklaşımı benim için çok ayrı bir yere sahip. Oradaki kültürel kodlar, algı ve beklentiler buradakinden farklı. Eserlerimi nasıl yorumlayacaklarını, tuvallerime baktıklarında ne hissedeceklerini inanılmaz derecede merak ediyorum ve o tepkileri duymak için sabırsızlanıyorum.

Ne yazık ki gerek Abhazya’da gerekse diasporada toplumumuz kendi içinden çıkardığı değerleri ve sanatçıları yeterince tanımıyor. Bu tür sergiler ve röportajlar, aramızdaki o kopmaz kültürel köprüleri yeniden güçlendirmek için büyük bir fırsattır.

Görsel sanatların Abhazya ile diaspora arasındaki kültürel bağları güçlendirmedeki rolünü nasıl görüyorsunuz? Geleceğe dair bu ortak zemin nasıl beslenebilir?

Batal Capua: Bu tür kültürel iletişimler zaman içerisinde daha da güçlenirse, ilerleyen süreçte ortak sergiler ve yeni projeler de hayata geçirilebilir. Böylece toplumumuz da yürütülen tüm bu nitelikli süreçlerden haberdar olur. Sadece dış dünyaya değil, kendi insanımıza da kültür ve sanatımızı doğru aktarmalı, onları da bu üretim sürecinin bir parçası kılmalıyız. İnsanların birbirini fark etmesi, kültürünü, sanatını ve sanatçılarını tanıması toplumsal birleşme açısından hayati bir rol oynamaktadır.

Bu vesileyle, bu organizasyonun gerçekleşmesine emek veren ve köprü kuran herkese içtenlikle teşekkür ediyorum. Türkiye’deki sergide sanatseverlerle, soydaşlarımızla bir araya gelmeyi; sergiyi yalnız bırakmamalarını diliyorum. Yüz yüze geldiğimizde izlenimlerini ve değerlendirmelerini dinlemek benim için son derece kıymetli olacaktır.

“Nitelikli bir sanat üretimi için birinci şart devletleşme ve özgürlüktür. İkincisi ise Apsadgiıl (Vatan) bilincidir. İnsan vatanında yaşadığında kökleriyle olan o ruhsal iletişim hiç kesilmez.”

Son olarak; Abhazya gibi küçük bir nüfusa sahip coğrafyadan bu kadar çok ressam, yazar ve nitelikli sanatçı çıkmasının sırrı sizce nedir?

Batal Capua: Bunun birinci ve en temel şartı devletleşme ve özgürlüktür. Eğer kendi bağımsız devletinizin sınırları içerisinde değilseniz, kendi özgür iradenizi kurumlaştıramıyorsanız varlığınızı, dilinizi ve sanatınızı uzun vadede sürdürmeniz çok zordur. Sanatın ve kültürün özgürce yeşerebileceği bağımsız bir çatıya sahip olmanız gerekir.

İkincisi ve belki de en derin boyutu Apsadgiıl (Vatan / Anayurt) bilincidir. İnsan, üzerinde yaşadığı topraktan bağımsız bir varlık değildir; o toprakla, o coğrafyayla bir bütündür. Kendi vatanınızda yaşadığınızda, o köklerle olan iletişiminiz ve ruhsal alışverişiniz hiç kesilmez. O bağ kesilmediği zaman da iç dünyanızda biriken duyguyu resme, edebiyata ve sanata dökebilir, kalıcı kılabilirsiniz.

Biz de Altınpost ailesi olarak bu değerli sohbet için yürekten teşekkür ediyor; Türkiye’deki serginizin ve diasporayla kucaklaşmanızın son derece verimli geçmesini, sanat ve kültür dünyamıza kattığınız değerlerin katlanarak devam etmesini diliyoruz.

[EDİTÖRDEN]

Batal Capua ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, sadece bir ressamın atölyesindeki sanatsal arayışları değil; Abhaz toplumunun tarihsel hafızasını, savaşın ve sürgünün tuvallerdeki izlerini ve Apsuara felsefesinin estetik derinliğini gözler önüne seriyor. Capua’nın ucuz propaganda görselleri yerine aydınlık, vakur ve bilge bir toplum imajını savunması; Bagrat Şinkuba ve Maadan Sakaniya derlemelerinden süzülen sözlü mirası görsel bir şölene dönüştürmesi son derece kıymetlidir. Eylül ayından itibaren Türkiye’de sanatseverlerle buluşacak olan bu dev külliyatın, Abhazya ile diaspora arasındaki kültürel ve ruhsal bağları daha da pekiştireceğine inanıyor; değerli sanatçımıza kültür dünyamıza sunduğu katkılar için teşekkür ediyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir